İMKANSIZ OLAN SOSYALİZM DEĞİL: KAPİTALİZM

Alp Altınörs’ün İmkânsız Sermaye kitabı, Türkiye’de sosyalist literatüre önemli bir katkı niteliği taşıyor (Yordam Kitap, 1. baskı 2019, 2. baskı 2020). Böyle bir çalışmanın pandemi koşullarına rağmen bir yıl gibi kısa bir süre zarfında iki baskı yapması, ülkemizde sosyalizme olan ilginin arttığına dair bir işaret kabul edilebilir. Aslında bu yöndeki işaretler çoğalmış durumda. Dünya kapitalizminin krizi derinleştikçe, özellikle genç kuşakların gözünde sosyalist fikirlerin cazibesi artıyor. Ekonomik kriz ve salgın ortamında, insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan emekçiler açısından kapitalizm daha da katlanılmaz hale geliyor. Kitleler sahici bir alternatif arıyorlar.

Altınörs, adına kapitalizm denilen irrasyonel sistemin güncel krizini ve bu sistemden (krizden değil!) çıkış yollarını tartışıyor. Üstelik bunu gayet açık, anlaşılır ve akıcı bir dille yapıyor. Kapitalizm nereye gidiyor, ondan nasıl kurtulacağız, nasıl bir toplum kuracağız, ne yapmalı? Bunlar kitapta yanıt aranan, günümüzde sadece sosyalistler için değil, aslında tüm insanlık için hayati önem taşıyan sorular. İmkânsız Sermaye bu sorulara yaratıcı yanıtlar öneriyor. Kitabı kısaca değerlendirip, tartışmayı bir parça daha ileri taşımaya çalışacağım.

Her şeyden önce, yazarın devrimci mücadele pratiğinin kitaba çeşitli açılardan damgasını vurduğunu belirtmek gerekli. Altınörs’ün bu kitap için yaptığı çalışmalar Gezi isyanı sonrasında, 2013 yılında Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde başlamış, 2016’da Tokat T Tipi Hapishanesi’nde devam etmiş ve tahliyesinin ardından Mart 2019’da Ankara’da tamamlanmış. Bir başka deyişle, kitabın araştırma ve yazım sürecinin önemli bir bölümü cezaevlerinde gerçekleşmiş. İkinci baskının çıkışından kısa süre sonra bir kez daha tutuklanan Altınörs, Kasım 2020 itibarıyla yine cezaevinde bulunuyor. Türkiye’de artık alışıldığı üzere, ortada iddianame yahut somut delillere dayalı bir suçlama falan yok. Uzun yıllar ESP’de mücadele yürütüp, bir dönem HDP’de eş genel başkan yardımcılığı görevini üstlenen Altınörs’ün, AKP–MHP iktidarının Kürt hareketine yakın duran sosyalistleri özel olarak cezalandırma politikasına hedef olduğu açık. Cezaevlerindeki tüm devrimci mahpuslarla birlikte Alp Altınörs’ün de bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını diliyoruz.

Yazarın devrimci kimliğinin bir diğer yansıması, kitaba egemen olan “devrimci iyimserlik” havası biçiminde karşımıza çıkıyor. İmkânsız Sermaye, son kırk yılda sola sirayet eden uyuşukluğu kırmaya, sosyalizmin olanaksızlığına dair tezleri bizzat kapitalizmin kendisine çevirmeye uğraşan, “kapitalizmi aşan yeni bir toplum tahayyülü”nün gelişmesine katkı koymaya çalışan bir kitap; başlığı bile bu tavra işaret ediyor.

Kitabın temel tezi bir cümle ile şu şekilde ifade edilebilir: Kapitalist uygarlık tarihsel misyonunu, ömrünü tamamlamıştır ve yeni sosyalist topluma geçiş ancak işçi sınıfının tüm ezilenlere önderlik edeceği bir siyasal–toplumsal devrim süreci içinde gerçekleşebilir. Bir yanda can çekişen, barbarlığın eşiğinde duran, artık insanlığa vadedebileceği pek bir şey kalmayan kapitalizm var. Diğer yanda ise, işlerin büyük kısmını robotların üstleneceği, eşitlikçi ve özgürlükçü bir gelecek vizyonu duruyor. Bir tür “yeryüzü cenneti” diye düşünülebilir, ama yazarın ikna edici şekilde gösterdiği gibi, bu hiç de “ütopik” bir vizyon değil. Aksine, günümüzün teknik olanaklarıyla hayata geçirilmesi gayet mümkün bir gelecekten söz ediyoruz. Bugün bir bolluk toplumunun önünde kıtlık engeli yahut teknolojik engeller yok. Meselemiz öncelikle üretim örgütlenmesini değiştirebilmek, inatçı toplumsal yapıları dönüştürebilmek. Böyle büyük kapsamlı bir dönüşüme ise ancak işçi sınıfı öncülük edebilir Altınörs’e göre.

Kitapta bu temel tez dört ana kısımda geliştirilmiş, fakat kısımlar arasında doğal olarak birtakım örtüşmeler de var. 20. yüzyılın sosyalist inşa deneyimleri (başta Sovyetler Birliği deneyimi) daha ziyade ara bölümlerde, “İntermezzo”larda ele alınmış. İkinci baskıya, pandemiyi ele alan bir parça da eklenmiş. Aşağıdaki tartışmayı esas olarak kitabın kısımlarına denk düşecek şekilde, ama Sovyet deneyimine ayrı bir başlık açarak yürütmeye çalışacağım (parantez içinde belirtilen sayfa numaraları, kitabın ikinci baskısına referans veriyor). Değerlendirmelerim kitapta ele alınan konuların tamamını kapsamıyor; yine de, bu yazının İmkansız Sermaye’de başlatılan tartışmaları sürdürmek bakımından işlevli olabileceği kanısındayım. Daha doğrusu bunu umut ediyorum.

 

Kapitalizmin Krizi

Altınörs’e göre, 2008 yılında patlak veren büyük krizle birlikte insanlık yeni bir döneme, yeni bir “tarihsel zaman”a geçmiştir. Kriz bir “Uzun Bunalım” niteliği taşımaktadır ve temel nedeni kâr oranlarındaki düşüştür: “Bu kriz 1963’te başlayarak 1982’ye kadar süren, küresel kâr oranlarındaki düşüşün dolaysız bir sonucuydu. Takip eden neoliberal saldırı döneminde kâr oranları yeniden yükseltildi. Ne var ki kâr oranları 1997’den sonra dalgalı biçimde de olsa yeniden düşmeye başladı. 2006’dan itibaren hızlanan kârlılık düşüşü 2007/08 bunalımını tetikledi” (s.16, dn). Marksist yazarların çoğu gibi Altınörs de kriz açıklamasının temeline kâr oranlarındaki düşüşü yerleştiriyor.

Fakat bunun salt ekonomik nitelikli bir bunalım olduğu düşünülmemeli. Yazara göre kapitalizmin ekonomik, politik, toplumsal, ideolojik, ekolojik … alanlara uzanan bütünsel bir bunalımıyla, bir varoluş bunalımıyla karşı karşıyayız. Nitekim kitabın bu ilk kısmı “Kapitalizmin Varoluşsal Bunalımı” başlığını taşıyor. Bir tür uygarlık krizi yaşıyoruz ve insanlık, sosyalist bir toplum örgütlenmesine geçemediği takdirde barbarlığa geri dönecek.

Altınörs’ün kapsamlı izahatlarını özetlemeye çalışacağım. 1970’lerin büyük krizi dünya kapitalizminin yapısında ciddi dönüşümleri tetiklemiştir. Birincisi, bilgisayar, iletişim, elektronik, otomasyon vb. alanlarda bir teknolojik atılım gerçekleştirilmiştir. İkincisi, sanayi üretimi, merkez ülkelerden, kâr oranı daha yüksek olan bağımlı ülkelere taşınmıştır. Bu sürece, özellikle merkez ülkeleri kaplayan büyük finansallaşma dalgası eşlik etmiştir. Bunun neticesinde, 19. yüzyılda dünya burjuva uluslar ve köylü uluslar biçiminde bölünmüşken, günümüzde başat bölünme mali sermaye ülkeleri ile sanayi ülkeleri arasındadır. Mali sermayenin sanayi sermayesi üzerindeki hâkimiyeti, mali sermaye ülkelerinin sanayi ülkeleri üzerindeki boyunduruğu biçimini almıştır (s.15–59).

Altınörs’e göre günümüz kapitalizminin varoluşsal bunalımı en açık şekilde “çöp sermaye” ve “çöp nüfus” olgularında ortaya çıkmaktadır (“çöp nüfus” biraz nahoş bir adlandırma, bunun yerine aşırı nüfus, fazla nüfus vb. denilebilirdi). Çöp sermaye, düşük kâr oranı nedeniyle üretime yatırılmayan, finansal alanda birikerek yapay balonlar oluşturan spekülatif sermayeyi, çöp nüfus ise üretimden kalıcı olarak dışlanmış olup, kronik sefalet içindeki kitleleri ifade etmektedir. “Çöp nüfus ve çöp sermaye; ücretli emek ile sermaye çelişkisinin, artık nihai bir krizle; ancak her ikisini de ortadan kaldıracak bir toplumsal devrim tarafından çözülebilecek bir krizle karşı karşıya bulunduğunu gösteren ve giderek boyutlanan sosyal olgulardır” (s.56).

Sermaye, üretimde kârlılık bulamadığı için üretken olmayan alanlara yöneliyor, bunun sonucunda da işsizlik artıyor ve kalıcı işsiz kitleleri ortaya çıkıyor. Altınörs, “Kapitalizmin üretim ateşi sönmüştür ve üretici güçleri geliştirmek yerine onları tüketmeye, yok etmeye başlamıştır” diye yazıyor (s.34–5). Bu iddiayı merkez ülkeler açısından öne sürüyor (olması lazım), zira 1991–2017 arasında dünya sanayi üretiminin iki kat büyüdüğünü, ücretli işçi sayısının da (sosyalist inşa ülkelerinin çözülmesiyle) yine iki kat arttığını görüyoruz (s.19).

Varoluşsal bunalımın iki önemli veçhesi daha var. İlk olarak, üretim ateşinin sönmesi nedeniyle kapitalizm artık geçmişteki gibi devresel krizler yaşamıyor; daha ziyade kalıcı bir durgunluk eğilimine sürüklenmiş bulunuyor. Nitekim “2008 ekonomik bunalımını ve onun tetiklediği Büyük Durgunluk’u, 19. ve kısmen 20. yüzyıllarda gördüğümüz çevrimsel (devrevi) ekonomik krizler çerçevesinde ele almak, çözümlemek mümkün değildir” (s.91) diye yazıyor Altınörs. Fakat bu iddianın çok sağlam kanıtlara dayandığı söylenemez. Zira kapitalist gelişmenin farklı periyotlara sahip iç içe geçmiş çevrimler biçiminde bir döngüsellik sergilediğine dair çok sayıda ampirik bulgu mevcut. Şimdiki on iki yıllık durgunluğun da çevrimselliğe sığmadığını ve kalıcı bir bunalıma işaret ettiğini öne sürmek için vakit henüz erken. Eldeki veriler, kapitalizmin tarihindeki üçüncü “Büyük Bunalım” dönemine girdiğimizi gösteriyor (bu konuda Sungur Savran’ın yine Yordam Kitap’tan çıkan Üçüncü Büyük Depresyon kitabı kanımca Türkçe en önemli kaynaklardan biri). Bundan ötesi biraz spekülasyon alanına kaymak anlamına geliyor.

Burada bir düşünce deneyi yapıp, kendimizi 1970’li yılların ortalarında hayal etmeye çalışalım. Sovyetler Birliği, Çin, Doğu Bloku ülkeleri ayakta, sağlam görünüyorlar; ABD Vietnam’da büyük bir yenilgi almış, kapitalist dünyada hegemonya krizi yaşanıyor; para sistemi çökmüş, kâr oranları düşmüş, bugünküne benzer bir büyük bunalım başlamış; sistemin çeperinde yer alan Türkiye gibi ülkelerde iç pazara dönük üretim tıkanmış, döviz darboğazı nedeniyle ithalat yapılamaz hale gelmiş; dünya genelinde canlı bir işçi sınıfı mücadelesi, gençlik isyanları, üçüncü dünyada güçlü bağımsızlık mücadeleleri var. Böyle bir tablo karşısında kapitalizmin sonunun yaklaştığı duygusuna kapılmamak olanaksız olurdu. Oysa dünya kapitalizmi, beklentilerin aksine, bu ortamdan sağ çıktı, üstelik tüm hasımlarını (işçi sınıfını, sosyalist inşa ülkelerini, piyasa dışı arayışları) yere serdi. Şu an bunun tam tersi yeni bir dalganın başlangıç evrelerindeyiz. Bunun nasıl gelişeceği, sermayenin kâr oranı arayışına olduğu kadar, işçi sınıfının ve sosyalistlerin dünya ölçeğindeki örgütlenme kapasitelerine de bağlı olarak şekillenecek.

Altınörs’ün de vurguladığı gibi “kâr oranlarının düşüşü mutlak değil, eğilimli (tendential) bir niteliktedir” (s.27). Bu eğilimle aynı yöndeki hareketlenme, yani uzun süre boyunca kârlılıkta azalma, ister istemez karşı eğilimleri harekete geçiriyor. Kâr peşinde koşan burjuvazinin hayli yaratıcı olabildiğini, bu yaratıcılığın çoğu zaman “yıkım” biçiminde gerçekleştiğini biliyoruz. Günümüz bunalımı bağlamında, yeni bir yıkım döneminin, çok büyük ölçekte sermaye değersizleşmesinin yaşanacağını az çok kesin olarak söyleyebiliriz. Aslında pandemi koşulları bunun ipuçlarını vermiştir. Soru şudur: Korona virüs pandemisinin yol açtığı geniş ölçekli sermaye değersizleşmesi, sermayenin epeydir beklediği yeni kârlılık dalgasına neden olabilir mi? Altınörs, ikinci baskıya eklediği “Korona Kapitalizm” başlıklı ilave bölümde “Pandeminin ilk gününden beri kafamı kurcalayan sorulardan birisi de bu oldu” diye yazıyor (s.120). Merkez bankalarının geniş ölçekli kurtarma paketleri ve piyasaya sürülen trilyonlarca dolar, verimsiz sermayelerin elenmesini önleyerek, süreci bir müddet ötelemiş gibi görünüyor. Fakat henüz kesin konuşmak için çok erken. Yaşayıp göreceğiz.

Kapitalizmin varoluşsal krizinin ikinci önemli yönü, pre–modern biçimlere dönüş olarak karşımıza çıkıyor. Dinsel fundamentalizmler, “Osmanlıcılık” gibi akımlar bunun örnekleri. “Sermayeye dayalı üretimin imkânsızlaşması, kapitalist medeniyetin temellerini sarsarken, burjuvazinin insanlığı bütünleştirme çerçeveleri kırılıyor ve dünyanın her köşesinde etnik–mezhepsel–ırksal–inançsal çelişki ve çatışmalar büyük bir hızla yükseliyor” (s.82). Altınörs faşizmi, ırkçılığı, ABD’de Trump yönetimi altında yeniden sahne alan Ku Klux Klan çetelerini de bu bağlama yerleştiriyor. Faşizmin (hatta Ku Klux Klan’ın) pre–modern bir olgu olarak sunulması biraz tartışmalı olsa da, günümüz kapitalizminin boylu boyunca modern öncesi biçimlere, hatta barbarlığa batmış olduğu kesinlikle çarpıcı ve haklı bir tespit. Türkiye’de bunun böyle olduğunu zaten kendi deneyimimizden biliyoruz.

 

Sovyetler Birliği Deneyimi

Geleceğe ilişkin söz söyleyebilmek için hiç kuşkusuz geçmişin muhasebesini de yapmak gerekiyor. 20. yüzyılın sosyalist inşa girişimleri arasında belki en önemlisi Sovyetler Birliği deneyimi. Altınörs bu deneyimin tökezlediği kimi noktaları tartışıyor. Örneğin tüketim mallarında piyasanın devamı, bilgisayar vb. teknolojilere olan uzaklık, sosyalist inşa coğrafyasında ekonomik–siyasal entegrasyonun sağlanamayışı… Yazarın, “SSCB piyasayı ortadan kaldırdığı için değil, kaldıramadığı için yenilmiştir” (s.145) tespitine katılmamak elde değil. Fakat Sovyetler Birliği değerlendirmesinde bazı açılardan farklı düşünüyoruz.

Altınörs’ün yorumunda gerek Sovyetler Birliği gerekse Çin deneyimlerinde, küçük meta üretiminin yaygınlığı sosyalist üretim ilişkilerinin ve ekonomik planlamanın gelişimini sürekli sınırlayan bir olgu olarak önemli rol oynuyor. Küçük meta üretimi denilince öncelikle küçük köylü üretimini, “Salı pazarı”nı düşünmek gerekiyor. Altınörs burada Lenin’in “küçük meta üretimi her gün, her saat kapitalizmi üretir” sözünü kendisine dayanak noktası olarak alıyor. “Küçük emtia üretimi, sosyalist bir rejimde her gün her saat kapitalizmi yeniden ve yığınsal ölçekte üreten bir kaynaktır. Sovyetler Birliği’nde komünist partisi iktidarını en çok zorlayan olgunun bu olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, küçük tarım bireysel özel işletmelerden oluştuğu için planlanamaz da. 1929’a kadar SSCB’de tarım üretimi planlanamıyordu. Bu, sanayinin planlı gelişimine de pranga vuruyordu” (s.129).

Altınörs’ün küçük meta üretiminin yarattığı sınırlılıklara yaptığı vurgunun haklı olduğunu, ama Lenin’in bu sözüne gereğinden fazla teorik önem atfettiğini düşünüyorum. Üretim araçlarında özel mülkiyetin sadece küçük üreticilikle sınırlandığı, ilk birikimin önlendiği, emek–sermaye mübadelesinin olanaksız kılındığı bir yapıdan söz ediyoruz. Fabrikaların, bankaların, ulaştırma ağının, büyük mağazaların, enerji hatlarının, her şeyden önce de devletin işçi sınıfının elinde bulunduğu bir ülkeydi bu. Tarımda kolhoz biçimi bir tür ara biçimdi, sosyalist yönde sadece bir ilk adımdı, bu konuda hemfikiriz. Kolhoz ekonomisi etrafında devam eden piyasa ilişkilerinin sosyalist inşayı içten içe çürüttüğü konusunda da anlaşıyoruz. Ama Sovyetler Birliği sanayileşme yönünde ilerledikçe küçük meta üretimi giderek marjinal, tamamlayıcı bir konuma yerleşti. Nitekim kentlerde de birtakım tamir işleri, hizmet türü vb. işler aslında küçük işletmelere bırakılmıştı. Bunların sosyalist inşa ile pek de uyuşmadıkları açık, ama Sovyetler Birliği’ni ve onun yanında 20. yüzyıl boyunca birkaç kuşağın kanı canı pahasına elde edilen her şeyi yıkan, küçük üreticilik değildi.

Altınörs’e göre 1950’li yıllara kadar, aslında Stalin’in ölümüne kadar dünyanın nesnel şekillenişi sosyalizm yönünde ilerlemeyi olanaklı kılmamaktaydı. 1950’li yıllarda ise, sosyalist inşa coğrafyasının genişlemesi nesnel bir olanak yaratmıştı. Fakat bu kez de Sovyetler Birliği’nde bu yönde ilerleme niyeti olmayan kadrolar iş başına geçmişti (s.146). Altınörs, böyle bir kadronun SBKP içinde nasıl oluştuğunun izahına pek girmiyor. Stalin sonrası yöneticilerin küçük meta üreticisi köylülüğün çıkarlarını temsil ettiklerine dair belli belirsiz bir tartışma var ama bunun nedenleri pek net değil.

Ayrıca sosyalist inşa ülkelerinin neden kendi aralarında ekonomik–siyasal entegrasyona gitmedikleri de belli değil. Altınörs, “Kimi yazarlar, SSCB’nin yenilgisini ‘tek ülkede sosyalizm’e bağlasa da yıkılmaya götüren sorunlar, esasen ‘çok ülkede sosyalizm’ dönemine aitti” diye yazıyor. Devamında ise “Sosyalist ya da o yönde ilerleyen ülkelerin güçlü bir ekonomik federasyonunun, hasım blokun uluslararası kapitalist kaynaşmasını aşacak bir sosyalist üretim birliğinin, Amerikan emperyalist hegemonyasını kıracak bir siyasal bütünleşmenin sağlanamamış oluşu üzerine bu kadar az tartışılması tuhaf değil mi?” diye soruyor (s.147). Gerçekten de tuhaf. Fakat bu en önemli sorunun yanıtını kendisi de vermiyor. Komünist enternasyonalizme (ve Komintern’e) ne oldu?

Kanımca bu soruya bürokrasiden bahsetmeden yanıt üretebilmek olanaklı değil. Nasıl sendikalarda bir süre sonra sendika bürokrasilerinin oluşmasına yol açan dinamikler görülebiliyorsa, bir işçi devleti olan Sovyetler Birliği’nde de proleter demokrasisi budandıkça, zamanla ayrıcalıklı bir toplumsal katman şekillendi. Bu katman, hem içinden çıktığı işçi sınıfının, hem de köylülüğün üzerinde iktidarını kurdu. Dünya kapitalizminin yarattığı tehdit karşısında, iktidarını kurduğu “kendi” coğrafyasını koruyabilmek için sanayileşme atılımı yapmak, üretici güçleri geliştirmek zorundaydı. Fakat zaman içinde, üretici güçlerin daha ileri gelişimi önünde engele dönüştü. Nitekim Sovyetler Birliği’nde kabaca 1930’lardan 1960’ların ortalarına kadar yaygın (ekstansif) nitelikte bir büyüme gerçekleşti; üretim düzeyi, kullanılan girdi miktarındaki artış sayesinde yükseldi. Bu büyüme Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı sınavından geçebilmesini sağladığı gibi, savaş sonrasında bir süper güç haline gelmesini de sağladı. Ama tam da aynı sıralarda, üretim ilişkilerinin şekillenişinin zaafları açığa çıkmaya başladı. Ekstansif büyümenin sınırlarına gelindi, fakat bürokratik hâkimiyet sisteminin iç mantığı, emek verimliliğini artıracak teknolojik atılımları yapmaya izin vermiyordu. Öte yandan, sosyalist inşa sürecine yeni katılan ülkelerle ekonomik–siyasal entegrasyon kurarak üretici güçleri daha geniş bir coğrafyada geliştirme yönünde teşvik edici bir mekanizma da bulunmuyordu. Zira Altınörs’ün tekil işletmelerde tespit ettiği “işletme bencilliği”, aslında ulusal ölçekte de mevcuttu. Sonucu hepimiz biliyoruz. Şimdi geriye baktığımızda, Çin–Sovyet kutuplaşması gibi bir skandal, daha sonra yaşanacakların da bir bakıma habercisi gibi görünüyor.

Diğer taraftan, ülke içindeki sınıf ilişkileri bakımından da bürokrasi yabancılaştırıcı bir güç haline gelmişti. Örneğin kolektifleştirme diye bilinen soruna, kırda üretim ilişkilerinin dönüşümüne bakalım. Altınörs haklı olarak, küçük işletmelerin kamulaştırılamayacağını, bunlara zor alım uygulanamayacağını belirtiyor. “Küçük emtia üretiminin büyük üretime dönüşümü, kooperatifleşmeyle, iknaya dayalı uzun bir süreç içinde mümkündür” (s.129) diye yazıyor. SSCB’de ise kolektifleştirme sürecinin özellikle 1932–33’te zora dayalı şekilde yürütüldüğünü biliyoruz. Bunun bir sonucu tarımda ve özellikle hayvancılıkta çok miktarda kaynağın tahribi, bir diğer sonucu ise köylülüğün neredeyse blok olarak Sovyet rejiminden uzaklaşması ve pasif direniş biçimleri geliştirmesi oldu. İşçi sınıfı ile olan ilişki ise daha karmaşıktı. Bir işçi devletinde doğal olarak işçilerin birçok alanda kazanımları vardı, ama karar alma süreçlerine katılım mekanizmaları ve (bürokrasiden bağımsız) öz örgütlülükleri zayıftı. Altınörs’ün belirttiği gibi, “Eğer işçi sınıfının doğrudan demokrasisi çürür veya ölürse, devletten devletsizliğe geçiş süreci ve devlet mülkiyetinin toplumsal mülkiyete dönüşümü de akamete uğrayacaktır” (s.167–8). Sovyetler Birliği’nde yaşanan da buydu.

 

Sosyalizmde Robotlar ve Planlama

“Toplumsal Robot” başlıklı ikinci kısım, kitabın belki en heyecan verici bölümü. Zira bu kısımda 21. yüzyılda hayata geçirilebilecek bir sosyalist düzenin ana hatları betimleniyor. Günümüz kapitalizminin ortaya çıkardığı, ama bizzat kendi yapısal zaafları nedeniyle daha ileri taşıyamadığı birtakım teknolojiler (üretimde robotların kullanılması, otomasyon sistemleri, hatta internet, yapay zekâ, bulut bilişim vb. teknolojiler), üretici güçlerin mevcut kapitalist üretim ilişkileri kabuğunu çatlattığını gösteriyor. Kapitalist üretim tarzı, üretici güçlerin gelişimi önünde engel haline gelmiş bulunuyor. Marx’ın yazdığı gibi, böyle bir durumda “bir toplumsal devrim çağı”nın başlaması da kaçınılmaz oluyor.

“Robot teknolojisi kapitalizmle bağdaşmaz. En az buharlı makinenin feodal Ortaçağ’la bağdaşmaması kadar açık bir gerçektir bu” (s.97–8) diye belirtiyor Altınörs. “Robotlu sanayinin, internetin, yapay zekânın olduğu bir toplum da aynı ölçüde kapitalizmle bağdaşmaz ve yeni bir üretim biçimine, sosyalizme geçiş için toplumu ileriye doğru zorlar” (s.98). Üretici güçlerin gelişmesi, üretim ilişkilerini de dönüşmeye zorluyor. “Buharlı makinenin bulunuşu ve üretime uygulanmasıyla başlayan kapitalist çağ, robotlu makinenin bulunuşu ve üretime uygulanmasıyla son buluyor” (s.94–5). Marx’ın Felsefenin Sefaleti’ndeki ünlü cümlesi güncelleniyor: “Yel değirmeni feodalizmi, buharlı değirmen sınai kapitalizmi, robotlu üretim ise komünist toplumu verir”!

Kapitalist üretimde robotların ancak sınırlı bir yer bulabilmesinin iki ana nedeni var. İlk olarak, üretimde kullanılan robotlar temelde birer makinedir. Belirli bir üretim alanında makinenin kullanılabilmesi, yerini aldığı (aslında yerinden ettiği) emek gücünden daha düşük maliyetli olmasına bağlıdır. Dolayısıyla, makine bir yandan işsizliğe yol açıp emek gücünü ucuzlatırken, bir yandan da ucuz emek gücünün rekabetine maruz kalır. Böylece kimi dönemlerde makinenin yerine emek gücünün geçmesi de olanaklı (hatta kaçınılmaz) hale gelir. Dünya burjuvazisi sanayi üretimini Çin’e ve diğer ucuz emek gücü cennetlerine taşırken bu durumu da göz önüne almıştır.

Diğer taraftan, her ne kadar tekil kapitalistler üretimde makine, robot vb. kullanarak rakipleri karşısında maliyet avantajları elde etseler de, zamanla yeni teknoloji yaygınlaşıp standart hale geldiğinde bu avantajlar ortadan kalkar. Artı değerin tek kaynağı canlı emek olduğundan, artı değer oranı ve buna bağlı olarak kâr oranı düşer. İçinde işçi çalışmayan fabrikalar kurmak teknik bakımdan olanaklıdır, hatta 1990’larda bile mesela otomotiv firmaları buna bir hayli yaklaşmıştır, fakat üretimin genelini robotlara yaptırmak, canlı emeği tasfiye etmek kapitalist üretim tarzı ile gerçekten de bağdaşmaz. “Kapitalist üretim ilişkileriyle bu denli uyuşmaz olan robot teknolojisi, sosyalist üretime ise mükemmel biçimde uyar” (s.138).

21. yüzyıl sosyalizmi sadece sanayi alanında değil, aklımıza gelebilecek her alanda tam otomasyonu, Altınörs’ün tabiriyle “toplumsal robot”u hedefleyecektir. Esas ütopik tavır (olumsuz anlamda ütopik tavır) bundan azına razı gelmektir. Zira dünya genelinde sosyalizm kurulmadıkça, bir başka deyişle kapitalist/emperyalist ülkeler mevcut oldukça, sosyalist inşa girişimlerinin askeri–ekonomik–siyasal saldırılarla karşılaşması kaçınılmazdır. “20. yüzyılda (özellikle 1970’ler ve ’80’lerde) sosyalist ekonomileri aşındıran ana etkenlerden biri, kapitalist ülkelerin daha ileri teknikle üretmeleri, dolayısıyla daha ucuza üretmeleri ve bu ucuz ve kaliteli mal akışı karşısında sosyalist ekonomilerin zayıf kalmasıydı” (s.147–8) diye hatırlatıyor Altınörs. Her şey bir yana, sosyalist düşünce zaten kapitalizmden daha geri üretim koşullarına dönmeyi yahut teknolojiyi reddetmeyi önermez. Önemli olan, teknolojiyi insani amaçlar için kullanabilmektir. Makine kapitalizmde işsizliği artırır, sosyalizmde ise toplumun serbest zamanını. Dünya–tarihsel açıdan, köle–efendi diyalektiğinin gerçek çözümünü, sınıflı toplum evresinin sonunu gösterir.

Kapitalizmin yarattığı ama “hakkını veremediği” bir başka teknoloji grubu ise bilişim başlığı altında karşımıza çıkıyor. Bu gruptaki teknolojiler, sosyalizmde hem ekonomik planlama açısından hem de demokratik siyasal biçimlerin şekillenişi açısından büyük rol oynayacaktır.

Ekonomik planlama bağlamında, bu yeni teknolojiler toplumsal ihtiyaçların anlık olarak iletilmesine, gerçek zamanlı takibine olanak sağlıyor. Altınörs buna dair birçok örnek vermiş, onun yazdıklarına şunu eklemek istiyorum: Tüketim ihtiyaçlarının iletilmesinin yanı sıra, üretime dair (çalışma ile ilgili) konularda da bu teknolojiler sosyalizmde muazzam bir kullanım alanı bulacaktır. Kapitalizmde insanların bir firmada işe girip herhangi bir nedenle ayrılana kadar orada çalışmasına alışığız. Oysa sosyalizmde proje bazlı çalışma vb. biçimlerin daha yaygın olacağını düşünüyorum. Mülksüzler romanını okuyanlar, Anarres’te merkezi bilgisayarın insanları belirli süreler için belirli işlere yönlendirdiğini anımsayacaktır. Günümüzde daha ileri, insanların yapacakları işi seçmelerine olanak tanıyan katılımcı sistemler kurmak mümkün. Konuşmaya, yürümeye başlamadan önce internet kullanmaya başlayan Z kuşağının bu konuda yaratıcı öneriler geliştireceğine güvenebiliriz.

Bir başka konu eğitim. Günümüzde belirli bir süre eğitim almak ve sonra çalışmaya başlamak “normal” kabul ediliyor. “Yaşam boyu eğitim” gibi formüller ise neoliberal dönemde eğitim sorumluluğunu işçinin sırtına yıkmak dışında bir anlam taşımıyor. Sosyalizmde, insanlar ömürleri boyunca birkaç farklı alanda eğitim alabilecektir. Daha doğrusu, kapitalizmde sadece ayrıcalıklı bir azınlığın erişebildiği bu konuma sosyalizmde herkes erişebilir. Eğitim alan kişi toplumun kaynaklarını kullanır, ama toplum açısından bu bir tür geleceğe yatırımdır. Ayrıca öğrenci de emek harcar, dolayısıyla bu emeğin karşılığını (ücret olarak değil geçim mallarına erişim olanağı biçiminde) alması doğaldır.

Kısacası, insanların sadece tüketim ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda çalışma, eğitim vb. tercihlerini ilettikleri, internet esaslı merkezi bir planlama sistemi kurmak günümüzün teknolojileriyle kesinlikle mümkündür.

Demokratik siyasal biçimler konusuna geçelim: Herkesin her an herkesle iletişim kurabildiği bir mekanizmanın sosyalizm için yarattığı bir diğer olanak, temsile dayalı siyasal formların yerine doğrudan demokrasiyi esas alan siyasal formların geçirilmesi olacaktır. Altınörs, “İnternet yaşamın ta kendisi olan ekonomide her türlü temsiliyet ilişkisinin aşılacağı doğrudan demokrasi mekanizmalarının kurulmasını olanaklı kılan bir teknolojidir” (s.101) diye yazmış. Sadece ekonomide değil, aynı zamanda siyasal alanda da önümüzde muazzam olanaklar bulunuyor. (Aslında sosyalist toplumun birçok yönü üzerine yazılmış çok değerli bir kaynak Türkçeye çevrilmeyi bekliyor. Paul Cockshott ile Allin Cottrell’in 1993 tarihli Towards a New Socialism [Yeni Bir Sosyalizme Doğru] kitabı, planlama tekniklerinden, olası siyasal biçimlere ve komünal mimariye kadar sosyalizmin çeşitli yönleri hakkında temel bir başvuru kitabı.)

Pandemi döneminde internet üzerinden görüntülü toplantı pratiğinin yaygınlaştığını gördük. Bu elbette fiziksel yakınlığın yerini tutamayacak soluk bir ikame. Yine de epey işlevsel ve zaten bu nedenle yaygınlık kazandığı da açık. Bir toplantıya gitmek için saatler, günler ayırmaktansa, görüntülü katılmak ve fikir ifade etmek çok daha kolay. Aslında doğrudan demokrasiye yönelik temel eleştirilerden biri (yüz yüze siyasal katılımın ciddi bir iş yükü yaratması ve bu nedenle baştaki heyecanın zamanla sönmesi) bu teknoloji sayesinde epeyce zayıflıyor. Üstelik görüntülü toplantı fiilen olanaksız görünen buluşmaları mümkün hale getirip, ufkumuzu genişletiyor. Kısacası görüntülü toplantı pratiğinin doğrudan demokratik biçimlerin geliştirilmesinde önemli rol oynayabileceği söylenebilir. Bu konuda da yapabileceklerimiz ancak hayal gücümüzle sınırlı.

Altınörs sosyalizmde emek kooperatiflerinin rolü üzerinde de durmuş, ama ben bu konuya hiç girmeden, sözü Altınörs’e bırakarak aradan çekiliyorum: “Toplumsallaştırılmış bir robot sanayisi, toplumsal bilim–araştırma–geliştirme merkezleri, internetin ve yapay zekânın olanaklarını etkince kullanan toplumsal planlama merkezleri, hiçbir asalak işe bir kuruş ayırmayan, tüm kaynaklarını üretimin geliştirilmesi için seferber eden toplumsallaştırılmış bankalar, bunların etrafında ise, tarım/sanayi emek kooperatiflerinden oluşan bir üretim kolektifleri ağı; işte 21. yüzyılda sosyalist üretimin ana örgütü” (s.150).

 

Komünizm, Komünalizm ve Politik Özneler

Kitabın son iki ana kısmı, gelecek toplumu inşa edecek politik öznellik biçimlerinin tartışılmasına ayrılmış. Üçüncü kısım, günümüzde yaygınlık kazanan komünalizm akımına yönelik eleştirileri, son kısım ise işçi sınıfının politik özne haline geliş sürecine dair değerlendirmeleri kapsıyor.

Komünalist akımların eleştirisi, bir yandan Türkiye’deki (ve Suriye’deki) Kürt hareketinin gelişimi üzerinden, bir yandan da Venezuela deneyimi üzerinden ele alınmış. Bu çerçevede tartışılan temel soru şu: Kapitalizmde çatlaklar yaratmak; örnek işletmeler, komünler vb. oluşturarak yahut belediye ölçeğindeki girişimlerle kapitalizmin ötesine geçmek olanaklı mıdır? Altınörs’ün bu soruya yanıtı olumsuz. Eleştirilerini iki teorik eksende ortaya koyuyor.

Birincisi, Abdullah Öcalan’ın cezaevinde okuyup etkilendiği, düşünsel açıdan beslendiği Murray Bookchin’in liberter belediyecilik anlayışının eleştirisi. Altınörs, kapitalist devleti dönüştürmeden, temel olarak belediyeler aracılığıyla bir ikili iktidar oluşturma perspektifine yaslanan bu anlayışı teorik ve pratik düzlemlerde sorguluyor. Burada Altınörs’ün biraz dolaylı bir tarzda Bookchin üzerinden ifade ettiği görüşlerin daha geniş ve açık şekilde, Öcalan’ın Marksizme yönelttiği itirazları ve Marksizmi aşma iddiasını da karşılayacak şekilde ortaya konulması gerekirdi diye düşünüyorum. Yine de bu eleştirinin Altınörs tarafından ortaya konulmuş olması önemli.

İkincisi, Venezuela’da Hugo Chavez’in, István Mészáros’un kooperatif–komün anlayışından esinlenen “21. yüzyılın sosyalizmi”ni kurma iddiasının eleştirisi. Bu örnekte de, piyasa ilişkilerine dokunmadan, aslında ülkenin petrol gelirine dayanarak, sosyalizan bir ekonomi oluşturma denemesi söz konusu. Bu deneme halen devam ediyor, fakat başlangıçtaki sosyalizm iddialarının bir hayli zayıfladığını görüyoruz.

Komünalist akımların eleştirisi, doğal olarak, Marksist perspektifin güncel geçerliliğinin bir kanıtını oluşturmuyor. Marksizmin politik düzlemdeki başlıca sorunu, dünyayı değiştirecek güç olarak tarif ettiği işçi sınıfının nasıl etkili bir politik özne haline geleceği meselesi biçiminde karşımıza çıkıyor. İşçi sınıfı ekonomik ve toplumsal alanlardaki konumundan gelen gücünü nasıl politik bir güce dönüştürür? Sınıfın birliği nasıl sağlanır? İşçi sınıfı diğer toplumsal kesimlere ne şekilde öncülük edebilir? Bunlar, Altınörs’ün çalışmasının son kısmında ele aldığı başlıca sorular.

Altınörs, haklı olarak, sınıfın sosyal varlığı ile politik varlığının birbiriyle örtüşmediğini (veya örtüşmeyebileceğini) tespit ediyor. İşçi sınıfının politik düzlemde etkili bir özneye nasıl dönüşeceği sorusuna verdiği yanıt ise ana hatları ile Lenin’in Ne Yapmalı? kitabında ortaya koyduğu yaklaşımı yineliyor. Altınörs’e göre işçi sınıfı ve onun partisi, toplumdaki tüm ezilenlerin öncülüğünü yapmalıdır. Bunu yapabilmesi için de kuşkusuz onların önünde gitmesi gerekir. Yani işçi sınıfı olduğu yerde durup sadece kendi haklarını savunmakla yetindiği takdirde veya “ekonomist” bir yaklaşım benimsediği takdirde, siyasal düzlemde devrimci bir özne haline gelmesi pek mümkün olmayacaktır.

Altınörs bazı noktalarda çubuğu biraz “ezilenler” tarafına büküyor, ama genel anlamıyla Lenin’in Ne Yapmalı? dönemindeki perspektife bağlı kaldığı kanısındayım. Bunu söylemek elbette o perspektifin bütün sorularımızın yanıtlarını içerdiği anlamına gelmiyor. Aslında bazı noktalar tartışılmaya ve geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Özellikle de Lenin’in erken dönem formülasyonlarının daha ziyade demokratik devrime yönelik olduğu hatırda tutulduğunda. Mesela Altınörs’ün proletarya için yazdığı şu cümlelere bakalım: “O, toplumdaki bütün ezilenlerin politik temsilcisi olarak kendisini kurar. Sosyalist programı içinde bütün ezilen toplumsal kesimlerin, ezilen cins, ulus, ırk vb. tümünün taleplerini içerir. Bu anlamda o, evrensel bir sınıftır” (s. 256). Fakat bu ifadeler, ezilenlerin taleplerinin birbiriyle çelişip çatışmayacağı örtük varsayımını içeriyor, ki bu pek gerçekçi bir tavır sayılmaz. Aksine, ezilen toplumsal kesimlerin birbiriyle uyuşmayan çok çeşitli taleplerde bulunabildiklerini biliyoruz. “Ezilen cinsin, ulusun, ırkın, inançların kurtuluşu uğruna savaşım, proletaryanın politikasında merkezî, temel bir yer işgal eder” (s.260) cümlesi de proletaryanın politikasının çok merkezli olması gerektiği sonucunu yaratıyor. Pratikte böyle bir proleter politika yürütmenin çok zor olacağı herhalde açık. Ayrıca, Ekim devriminin üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmişken, proletarya hegemonyasını içeren bir kavrayışın daha somut, daha net şekilde formüle edilmesi gerekir diye düşünüyorum.

20. yüzyıl başında Rusya’da işçi sınıfı nüfusun çok küçük bir kesimiydi. Günümüzde ise işçi sınıfı toplumun ezici çoğunluğunu oluşturuyor ve epeyce heterojen bir nitelik arz ediyor. O nedenle mesela Türkiye gibi bir ülkede bugün işçi sınıfının tek bir partide değil, birden fazla partide örgütlenmesi doğal ve pratikte de bu zaten böyle. Tıpkı Rusya’da olduğu gibi, devrimci konjonktürde bu partilerden birinin, “gerçek” devrimci partinin (bir tür doğal seçilim süreci içinde) sınıfın tek temsilcisi haline geleceğini varsaymak mümkün. Ama şimdilik bu sadece bir varsayım. Gündelik pratik mücadele sırasında partiler ve farklı kesimler arasındaki koordinasyonun ve birlikte hareket olanağının nasıl geliştirilebileceği konusunda ise elimizde bir rehber yok. Genellikle el yordamıyla yol alınıyor.

Bu sorunun daha geniş ölçeklisi uluslararası düzlemde karşımıza çıkıyor. Özellikle merkez ülkelerle bağımlı ülkelerdeki işçi kesimlerinin çıkarları arasında nasıl uyum sağlanacağı sorusu orta yerde duruyor. Gerek sendikal hareket gerekse sosyalist hareket bu pratik meseleyi aşma yönünde çok fazla mesafe katedebilmiş değil. Örneğin emperyalist ülkelerde geniş işçi kesimlerinin ırkçılığa, göçmen karşıtlığına, Trump’lara, Le Pen’lere eğilim gösterdiği biliniyor. Bunu tersine çevirecek yeni bir Enternasyonal’e, uluslararası ölçekte örgütlenmeye ihtiyacımız var. Kuşkusuz bu sadece Altınörs’ün değil, hepimizin sorunu.

Son Söz Olarak

Altınörs’ün kitabı günümüzde kapitalizmin krizi ve sosyalizmin meseleleri konularında değerli açılımlar sağlıyor. Hayati sorular soruyor ve bunlara çoğu zaman özgün, yaratıcı yanıtlar getiriyor. Bu bakımdan, İmkansız Sermaye’nin okunması ve daha geniş ölçekte tartışılması gerekiyor.

Buraya kadar yazdıklarımı gözden geçirdiğimde, değerli dostum Alp’le birçok konuda benzer düşündüğümüzü, ama doğal olarak bazı konularda da farklılaştığımızı görüyorum. En fazla farklılık, geçmişe (Sovyet deneyimine) dair yorumlarımız arasında. Bugüne dair yorumlarımız daha yakın, geleceğe dair bakışımız ise çok büyük oranda örtüşüyor. Kısacası ortak bir gelecek düşünü paylaşıyoruz. Kendisinin bir an önce tahliye olmasını ve tartışmalarımızı yüz yüze sürdürebilmeyi diliyorum.